BÜLTENİMİZE
ÜYE OLUN!

TERMİK SANTRALLER AĞI
 

AKTİVİSTİN ZULASI
 



BROŞÜRLERİMİZİ
İNDİRİN, BASIN
ÇOĞALTIN, DAĞITIN!



Tohumlar ve Şehirler
Kedi Beşiği romanında Kurt Vonnegut buz-dokuz diye bir keşiften bahseder. Bu bir su kristalidir ve suya yeni bir biçimde kristallenmeyi yani donmayı öğretir. Su derken, bir başladı mı durmadan dünya üzerindeki bütün suya. Biz dahil. Yani dünyanın sonunu getirir bildiğimiz. Buz-dokuz bulundu mu bilmem ama bizim ülkecek ulusal buz-dokuzumuz bulundu. Daha doğrusu yasa olarak çıkarıldı, hem de taa 2004'te. Domatesler tatsız, biberler kısır, mısır bucak bucak kaçtığımız; duyuyoruz hep, tüm tohumlar hibrit, gerçek patates tohumunun köküne kıran girmiş, bulmak imkansız.

Tohum yasası, suya başka bir donma biçimini öğreten buz-dokuz gibi çiftçiye başka bir tohum elde etme biçimini dayattı, hastalık gibi yayıldı hibrit tohumlar, şimdi en zor bulunan şey 'gerçek' tohum. Bin sözcük sınırım olmasa 'gerçek tohumun' ontolojisine de girmek isterdim tabii ama siz şimdilik gerçek diyince hibrit olmayan, doğal ve yerel tohum anlayın. Bu yasayla (5042) sadece sertifikalı (hibrit, ithal ve Monsanto gibi, Mahindra gibi dev şirketlerin ilaçları ile beraber pazarladığı) tohumların ticaretine izin verilmiş. Bu nedenle, anadan, atadan kalma tohumların, çiftçinin kendi tohumlarının, nesillerdir, nesillerle beraber soyu sürdürülen anadolu tohumlarının geçimlik ve büyük ölçekli tarımda kullanımı yok olmaya yüz tutmuş. Dolayısıyla, her yıl döngüsel olarak yenilenmesi gereken tohum döngüsü kırılmış ve türler birer birer yok oluyor. Şimdi bu Anadolu için küçük bir dünyanın sonu değil midir? Nereden çıktı şimdi bu buz-dokuz? Büyük tarım şirketleri, küresel tarım sermayesini epey mutlu eden bu yasanın bizim tarıma, küçük çiftçiye, tür çeşitliliğine ve beslenmemiz ve halk sağlığımıza neler ettiğini birgün bilimsel çalışmalardan okuruz muhakkak.

C.G. Yasar 2017 Aydin

Keşifler durmadı, bizim buz-dokuz'dan sonra bir yasa daha çıktı sekiz yıl sonra. Bütün il büyükşehir belediyesinin olsun yasası. Yerelleşme açısından ve kentsel ve kent-dışı artalanlarda planlamada coğrafi ve mekansal bütünlük sağlanması açısından olumlu görülebilecek bu yasa beraberinde önceden çalışılmamış konuları, yapılmamış ve yapılamayacak ödevleri ve epey büyük soruları getirdi. Kent merkezli, kent bakışlı belediyeciliğin ve beledi şehir planlamanın (salt Türkiye'de değil, diğer ülkelerde de böyle) konusu haline geldi geniş kent-dışı ve kırsal nitelikli coğrafyalar, ve toprak, su ve diğer doğal kaynaklar. Planlama hazırlıksız yakalandı. Büyük tarım alanları, hayvancılık tesisleri, meralar, kırsal peyzaj, doğal koruma alanları, ormanlar, milli parklar, sulak alanlar, göller, kıyı alanları, tarihi ve doğal sit alanları, aklınıza gelen her yer. Tüm coğrafya. Biz şehirciler planlama için, şehircilik için ve şehirler için yeni bir zamanın eşiğindeyiz ve değişim bu zamana kadar iyi yönde olmadı. Daha çok yapılaşmaya olan uzlaşı ve imar denetim mekanizmalarının güçsüzleşmesi (bkz 6306 sayılı afet-kentsel dönüşüm yasası) mevcut kentsel alanlarda hızlı ve sonuçları iyi çalışılmamış bir dönüşümle, çeperde ve çevre alanlarda ise kontrolsüz kentsel saçılma ile, bir hastalık gibi büyüyen kentsel doku ile sonuçlanmakta bugünlerde.Türkiye şehirlerinde planlama, uygulandığı biçimiyle henüz kent çeperi sorununu, kent biçimini kontrol etmeyi ve yönlendirmeyi çözememişken şimdi bir de geniş ve kent-dışı coğrafyaları ihtiyaçlara göre düzenlemesi bekleniyor.

C.G. Yasar 2010 Ankara

Yasa'nın etkileri bununla da kalmadı, ülkedeki tüm köylerin yarısı tüzel kişiliğini kaybedip kendilerine uzak il ve ilçe merkezlerinin mahalleleri oldular. Bu idari kararın da pek çok kestiremediğimiz etkisi olacak orta ve uzun vadede. 2019 ile beraber kırda yaşam maliyetleri kentsel düzeye çıkacak, tüzel kişiliğini ve temsiliyeti kaybeden köylerin bu durum karşısında pek söz hakkı olmayacak gibi duruyor. Tarımsal üretim de giderek daha zor ve riskli hale geliyor çiftçi için. İklim değişikliği ile artan sıcaklar, değişen yağış rejimi, ani hava değişiklikleri üretimde riskleri arttırırken, mazot, ilaç, gübre, yem gibi girdilerin maliyetlerindeki artış tarımı giderek daha az cazip hale getiriyor üretici için. Kendi tohumunu dahi yetiştiremeyen çiftçi epey eli kolu bağlı bir durumda.

C.G. Yasar 2016 – Maryland, Amerika

Tarım dört konudan mütevellit, tohum, toprak, su ve emek/insan. Sonuncusunun icabına göç baktı, tam da makineleşemeden ve hala küçük ölçekli üretim epey yaygınken, köyden kente göç köyleri ıssızlaştırdı, yaşlı nüfus kaldı geride.  İlkinin icabına bizim buz-dokuz yasası. Toprak ve suyun da kontrolsüz ve uçsuz bucaksız kentsel büyüme yani kentsel saçılma ile ve artan kentsel tüketim ile görünen geleceği çok parlak değil. Türkiye büyük bir ülke, topraklar bitiyor kentleşme, mega projeler, çılgın altyapı projeleri ile diyemeyiz henüz, ama büyük bir hızla azaldığı bir gerçek. Ancak bu sorunun sadece bu yönden ele alınması asıl yakıcı sorunları gözden kaçırmamıza neden olabiliyor. İmara açılan, kentsel saçılmaya kurban giden tarım alanları kırsal toprak rantı bakımından en kıymetli yerlerde, sıklıkla sulama altyapısı döşenmiş nitelikli sulu tarım alanlarında yer alıyor. Başka bir deyişle kaybedilen tarım alanlarına salt nicel olarak değil nitel olarak da bakmak gerekiyor.

Kent ölçeği, ya da tarımsal üretimde makro sorunlar ilk bakışta bütünlüklü biçimde kavraması zor, soyutlama düzeyi yüksek konular ancak günlük hayatta, bu iki ilişkili sorun alanında pek çok iz var. Amatör bahçecilik yapıyorsanız örneğin, bulunması en zor şey tohum bugün ülkede. Yediğimiz bitkilerin çoğunda olan, her gün farkına varmasak da gördüğümüz, bazı gıdalarımızın bizatihi kendisi olan tohum. Sebzeler, meyveler, kuruyemişler, bakliyatlar, neredeyse hepsinin çekirdeğiyle haşır neşiriz her öğün. Gel gör ki tohum bulmak, tohum bankaları ve çiftçi/bahçeci  teyzeler de olmasa imkansız. Gıda güvenliği, yediğimiz içtiğimiz her sohbetin konusu. Meyvenin, sebzenin, kuruyemişin, etin durmadan artan fiyatı gibi. Tarımsal üretim günlük hayatımızda epey görünür kısacası. Benzer biçimde kentsel saçılma ya da tarımdan çekilme de aslında öyle. Hepimizin görsel hafızasında bir yerlerde, kentlere girişte bizi karşılayan, yol gitmiyormuş gibi duran tarla ortası apartmanları, nerede bittiği belli olmayan düzensiz şehirler, terk edilmiş ekilmeyen uçsuz bucaksız tarlalar.

Konya

Ucuz distopya romanı gibi geçen günlerimiz, tohum arayışı, gıda fiyatları, yediklerimize güvenememe, üreticiysek girdi maliyetlerindeki artış ve arazi spekülasyonu ile daha da zorlaşıyor her geçen gün. Tohumumuza, toprağımıza, suyumuza, yaşadığımız şehire, çiftçimize, kendimize sahip çıkalım.