• fevzi ozluer
  • Yorum yapılmamış

Doğanın Tahribatını Engelleyebilir miyiz?

Doğanın tahribatına yönelik çevre sorunları Türkiye’de büyük ilgi uyandırıyor. Daha çok kamuoyu oluşturuyor. Halkın gördüğü bildiği güzelliklerin bir bir ortadan kalkmasına yönelik reaksiyoner tavırların ön planda olduğunu söylemek de pek ala mümkün. Bir gölden endüstriyel tarım nedeniyle su çekilmesinden doğan ve doğacak sorunlar, gölün kenarına yapılan çirkin bir TOKİ tarzı binaya nazaran daha az ilgi uyandırıyor. Bir HES nedeniyle kesilen ağaçlar bir Barajın uzun vadede ortaya çıkaracağı göç, yoksulluk ve ailevi sorunlara nazaran toplum tarafından daha çok ilgi uyandırıyor.

İzmir ilinde uranyum kaynaklı atık kirliliği halkın tepkisini yeterince çekmiyor ama Kordon’un yapılaşmaya açılacak olması büyük tepkilere yol açabiliyor. Bunlar içinde belki de tek istisna Türkiye’de GDO’lu gıdaların tüketilmesi konusunda yaşandı. Gündelik olan, insanların birebir yaşadığı sorunlara reaksiyoner tepkiler mümkünse de yine tam da bu sorunlara aynı nedenle tepki koymamak da mümkün. Artvin’de Muratlı Barajı’nın yapımından sonra bölge halkının ekonomik, ekolojik ve sosyal olarak yaşadığı sorunlara yoğunlaşan bir saha çalışmasında, Barajın yapılmasının iş ve ekmek olduğunun kendilerine anlatıldığı, arazisi olan herkesin kendini zengin hissetmeye başladığı, devlet gelecek ve kamulaştırma yapacak, hepimizde zengin olacağız yaklaşımının yaygın olduğu ve bu nedenle de baraja kimsenin karşı çıkmadığını anlatıyordu, Saha çalışmasına katılan bir köylü, “O zaman devlet demek, istimlak demek, para demekti. Kurtuluş demekti. Arsam vardı yol geçti, zengin oldum demekti”diye anlatıyor sonrasında yaşadığı sefaleti, köyünü ve yaşamını yitirmişliğini.. (Özbey, s.267)

Bütüncül Bakış Açısı

Bu durum Türkiye’de plansızca gelişen pek çok süreçte karşı karşıya kalınan acı bir hikayedir. İnsanlar, kısa vadeli ekonomik çıkarlarıyla uzun vadeli yaşamsal çıkarları arasında tercihe sürüklenirler. Mevcut yaşamlarını sürdürme konusunda bir seçeneklerinin kalmayacağı noktaya geldiklerinde de bu “tercihleri” bir zorunluk haline gelir. Bergama altın madeni işletmesi kurulması sürecinde de işletmeyi kurmak isteyen firma, yaptığı sosyal yardımlar, köylü halka yönelik maddi kazanç sağlama güvenceleri, bu güvencelerin karşılığında yurttaşların Bakanlığa madenin açılmasını isteyen yazıları da tam bu sıkışma haliyle ilgilidir. Pek tabi bugün dünyanın en “güvenli” siyanürlü altın maden işletmeciliği kurulduğu kabul edilse dahi, işletmenin açılmasından bugüne, yargı kararlarına aykırı olarak devam eden alandaki 3 köyde kanser vakalarında artış ve patlama olduğu basına yansıyan haberler arasında yer alıyor. Bu vakalar nedeniyle AİHM tarafından verilen hak ihlali kararları da devam ediyor.

Çevre ve Şehircilik Bakanlığı tarafından 2017’de “Türkiye Çevre Sorunları ve Öncelikleri Değerlendirme Raporu (2015 verileriyle)” yayımlandı. Raporun yönetici özeti kısmındaki tespit ilginç, “Bütüncül bir yaklaşımdan ziyade yerel çevre sorunlarına halkın gösterdiği tepkiler kamuoyunu oluşturmaktadır.”  Rapora göre de İzmir ilinin öncelikli sorunu olarak İl Müdürlüğü verilerine göre atık sorunu olarak görünüyor. Bir yandan evsel atıklarla yaşanan kirlilik, diğer yandan uranyum, siyanür gibi atıklar. Ancak bu iki ağır sorun da kentte bir çevre koruma mücadelesinin yükseldiği zeminler değil. Hatta benzer durum hava kirliliği için de söz konusu. Aliağa sanayi bölgesinde projelendirilen yeni termik santraller konusunda yoğun bir kamuoyu ilgisi bulunuyor. ÇED süreçleri izleniyor. Hatta yeni termik santrallerin hava kalitesi değerlerini etkileyeceği gerekçesiyle yepyeni mahkeme kararları da alınıyor. Hava kalitesine kümülatif etkinin değerlendirilmesi açısından çok önemli bu kararları aldıran da bir toplumsal takip var. Ancak bu toplumsal güç, mevcut termik santrallerin yarattığı kirliliğe karşı direnç gösterme konusunda cılız kalıyor. Bu hadiseleri arttırmak mümkün.

Burada dikkat çekmeye çalıştığım husus, bir sorunun ortaya çıkmasını engellemek için gösterilen duyarlık ve özveriler; sorun ortaya çıktıktan sonra veya uzun süreli etkilerini göstermeye başladığı anda yeterince izlenmiyor. Pek tabi, bu izleme aslında devletin temel ödevi. Bakanlığın görevi. Firmalar, ÇED raporlarında taahhüt ettikleri standartlara uygun davranmayabilir, buna uygun teknoloji kullanmaz, hal ve koşullar çevresel bozulmaya yol açabilir. Bunu sıkı bir şekilde devlet denetlemelidir. Ancak, biliniyor ki bu denetimler gerektiği gibi yapılmıyor. Denetimler gerektiği gibi yapılmadığı için, çevreyi kirletici etkisi olan bu işletmeler hiçbir hukuki standarda da uymuyor. Bu kirlilik kaynakları toplum tarafından da gerektiği gibi izlenmediğinde, Türkiye bir 3. Dünya ülkesine dönüşüyor. İsteyenin istediği gibi atığını ve kirini bırakıp gittiği bir üretim sistemi hakim oluyor. Bunun da bedelini canlı yaşam ve insan sağlığı en ağır biçimde yaşamaya başladı. Buna karşın, Türkiye bu sanayi kökenli kirliliğe karşı ortak bir tutum ve politika geliştirebilmiş de değil. Kamuoyunun genel ilgisi yukarda andığımız gibi daha çok doğanın talanına yönelik yerel uygulamalarla sınırlı.

Geçtiğimiz günlerde Bergama’da yanyana gelen çevre aktivistlerinin geneli de daha çok bu yerel doğa talanı mağdurları veya mağduriyete maruz bırakılma tehdidi yaşayan gruplardan oluşuyordu. Temel beklenti de bu doğa talanının durdurulması. Bunun için de birlikte hareket etmek istiyorlar. Ancak, bu talanın nasıl durdurulacağıyla ilgili bir politika belgesi veya üzerine anlaşılmış bir politika da mevcut görünmüyor. Daha çok bir temenni ve dayanışma ağı temelinde gelişen bu çabaların sanayi uygarlığının yarattığı kirlilik ve güncel çevre sorunu olarak kodlanan meselelerden yoğun olarak doğa talanına odaklanılmış olması da hala kent kökenli bir talebin somutlaşmadığını da gösteriyor. Yani, doğanın bozulmasının engellenmesi temel odak, bozulan doğanın nasıl onarılacağı şu anda bu grupların ortak gündemi değil. Hal böyle olunca sınırlı bir politik zemin üzerinde, sınırlı bir birlik temelinde bir araya geliyorlar.

Çevrecilerin bu, doğanın bozulmasını engellemeye yönelik eksenin yasama faaliyetlerine yönelik lobi gücü olduğunu da kabul etmeliyiz. Örneğin, madencilik faaliyetlerinin ÇED sürecinden muaf tutulmasına karşı torba yasaya muhalefette, Tabiatı ve Biyolojik Çeşitliliği Koruma Kanunu Tasarısı’nda veya Zeytincilik Yasası değişikliklerinde de bu ekseni gözlemlemek ve izlemek mümkün. Bu tür alanlarda çevreci gruplar, reaksiyoner güçlerini çok etkili bir biçimde ortaya koyabiliyor ve doğanın daha fazla bozulmasına karşı niyetlerini kamuoyuna etkili bir biçimde anlatabiliyorlar.

Onarımcı Süreçler !

Lakin, Türkiye’de son 50 yılda neoliberal kapitalist sistemin yol açtığı toprak, hava, su kirliliğiyle beraber ekolojik bozulmanın ağır bedelleri günyüzüne çıkıyor. Bu bozulmaya karşı onarıcı süreç, ancak Türkiye’de bütünlüklü bir politika ortaya koymak ve tartışmakla mümkün. Herkesin kendi sorununa kapanmış olması bu acil gündemi görünmez kılıyor. 21. Yüzyıldayız ve varlık yokluk aşamasındayız. Bugün, nasıl bir üretim, nasıl bir tüketim, nasıl bir toplum sorularına çevreciler kadar tüm toplum da yanıt vermeli! Birlikte davranma ve yaşama yollarını bu soruya yanıt vererek açabiliriz. Mevcut uygarlığın gidişine karşı duruşu başka bir uygarlıkla sağlayabiliriz.

Çevreyle ilgili mücadele, tahribatın doğmamasıyla sınırlı tutulduğunda, ortaya çıkan kuraklık, iklim değişikliği, kirlilik konusunda ne yapılacağı soruları yanıtsız kalmaktadır. Pek tabi bir zamanlar için bu konular büyük anlatılardı. Uzak sorunlardı. Ancak bu sorular artık yakınımızda. Bu sorulara yanıt vermek gerekir. Bu sorulara yanıt verirken de ekolojinin onarılmasında kamu gücüne ihtiyaç duyulduğu gözden kaçırılmayacaktır. Endüstriyel kirlilik karşısında havanın korunması, bozulan meraların ve ormanların ıslahı, suların ve toprağın iyileştirilmesi büyük bütçelere ve insan gücüne dayalı olarak yapılabilir. Bu gücün harekete geçirilmesine yönelik bir çevre politikasını çevreciler gündemine almadığında, ortak kamusal kaynakların, bütçenin sermayedarların çıkarları doğrultusunda kullanılması kaçınılmaz olacaktır. Mesele bu güç dengesine toplumun müdahil olup olmayacağı, bunu isteyip istemeyeceğiyle de ilgilidir. Şu anda görünen bu güç dengesine yönelik, çevreci bütünlüklü bir çalışma ortaya konulmamaktadır. İktidarın ve kamu gücünün nasıl kullanılacağı bu zeminlerde pek gündeme gelmemektedir. Temel yönelim, çevrenin daha fazla tahrip edilmemesine yöneliktir. Doğanın tahribatını engellemek, ülkenin  ve dünyanın temel sorunlarına yanıt vermekle mümkün olacak. İş, gelişme, adalet, eşitlik bunlardan bir kaçı..  Bu da doğal olarak, ülkenin emek güçlerinin nasıl organize olacağı, üretimin nasıl sağlanacağı, tüketim değerlerinin nasıl biçimleneceği ile ilgili.. Çevre korumanın doğrudan odağı bu sorulara yanıt vermeyen bir zeminde çevreci politikaların birlik arayışının gelişmesi mümkünse de bunun ülkede etkin ve ülke sorunlarını çözen bir politika olması mümkün değildir.

KAYNAKÇA:

İlknur Beyaz Özbey, Baraj Bölgesinde Mekansal Dönüşümün Sosyolojik İzlekleri: Borçka-Karşıköy Örneği, Akademik Sosyal Araştırmalar Dergisi, Yıl: 5, Sayı: 50, Temmuz 2017,

Bergama’da Kanser Vakaları Artıyor, http://mezopotamyaajansi.com/EKOLOJI/content/view/4422, 2.11.2017

Yazar fevzi ozluer