BÜLTENİMİZE
ÜYE OLUN!

TERMİK SANTRALLER AĞI
 

AKTİVİSTİN ZULASI
 



BROŞÜRLERİMİZİ
İNDİRİN, BASIN
ÇOĞALTIN, DAĞITIN!



“Gıda Tüketicisi Olan Hepimizin Gıdayı da Örgütlemesi Gerekiyor"
Üretici ve tüketicilerin kolektif bir yaşam kurma çabalarında önemli bir girişim olarak ortaya çıkan DÜRTÜK’ten Bengi Akbulut ile kuruluşundan bugüne DÜRTÜK’ü ve gıda sistemine dair perspektifleri konuştuk. (Editörden)

"DÜRTÜK’ün açılımı Direnen Üretici Tüketici Kolektifi. Yerel ve küçük üreticiyle, yediğinin içtiğinin nasıl üretildiğine kafa yoran tüketicinin buluştuğu bir kolektif." olarak anmışsınız: http://www.5harfliler.com/durtuk-kent-bostaninin-yesilliklerini-tuketiciyle-bulusturmaya-ugrasanlar/ dışardan bakınca bir düşünce kuruluşu izlenimi veriyor ama galiba değilsiniz, bir de senden dinleyelim DÜRTÜK nasıl bir zemin?


Kafa yoran derken daha ziyade bunu hem bir dert, bir mesele olarak gören, hem de bu derdin siyasetini yapmayı önemseyen ve hatta bu derdi örgütlemeyi siyasetin kendisi olarak gören demek istedik sanırım. Bununla bağlantılı olarak da, kafa yorabilmek için eyleyen, eylemek için kafa yoran, bu ikisini öncelik gözetmeden iç içe yürütmeye çalışan ve biri olmadan diğerinin olmayacağını kabulünden hareket eden.

DÜRTÜK 2015 güzünde gıda alanında eylemeyi ve örgütlenmeyi bir süredir konuşan bir grup insanın biraraya gelmesiyle kuruldu. Bir kısmımız halihazırda konu üzerine yazan çizen, yine bir kısmımız gıda aktivizmi içinde olan kişilerdik; ama az önce de söylemeye çalıştığım gibi meseleyle temasımızıN bundan ibaret olması yeterli değildi. Kendi yaşam alanını ve bunun içerisinde kendi gıda pratiklerini örgütlemek, burada ne sıkıntı olur ne olmaz bilmek ve anlamak, bu süreçler içinde eyleyerek bilgiyi de üretmek ve böyle özneleşmek bizim için bir ihtiyaçtı. Gıda alanında eylemek, kolektif eylemek ve bu eylemenin üzerinden söz üretebilmek dürtüsü en başından beri mevcuttu yani.

Böyle başladık ve gıda zincirinin tüketim tarafındaki aktörler olarak üretici-tüketici arasında doğrudan bir teması, bunu için de tüketiciyi örgütlemeyi önümüze koyduk. Bu bağlamda da yerelliği önemsedik, yani kentin kendi içi ve çeperindeki gıda üretiminden beslenmesinin imkan ve önemini böyle bir pratikle ortaya koymayı istedik. Öte yandan da kentteki üreticiye tehdit yaratan dinamiklerden bir çeşit koruma yaratabilmek, bağımlı olduğu piyasalardan belli bir seviye bağımsızlaşabilmesini sağlamak önemli bir noktaydı.

Buraya kadar söylediklerim işin altında yatan düşünceler. Pratik kısmında ise İstanbul içi ve çeperindeki üreticilerle böylesi bir doğrudan dağıtım ilişkisini örgütlemek var. Biz işe en yakından ve o güne kadar en çok bağlantımız olan kent bostanlarından başladık. İki senedir düzenli olarak Yedikule ve Piyalepaşa bostanlarında yetişen ürünler DÜRTÜK ağındaki tüketicilere ulaştırılmasına çalışıyoruz. Bu işin kendisi bir kolektif iş yapma zemini ve kendi zorlukları, kendi güzellikleri var. Bu açıdan DÜRTÜK kararların ortak ve yatay biçimde alınması, iş bölümü, gönüllülüğün kendine has ikircikli durumu, insan gücümüzü artırmaya çalışmak vs. gibi konuların gündelik tartışıldığı bir zemin. İkinci olarak, DÜRTÜK bir özneleşme zemini diyebilirim. Gıdayı üreten ve tüketenlerin gıdanın nereden temin edileceği, ne koşullarda üretileceği, fiyatına nasıl karar verileceği vs. gibi konularda doğrudan karar verici olduğu ve bence bu anlamda gıda egemenliğini pratik ettiği bir zemin. DÜRTÜK’e yanından yöresinden bulaşan, sipariş veren veya aktif olarak koşturma ekibine katılan herkesin gıda konusunda kafasında daha önceden oluşmayan soruların oluştuğunu, bunlara ortak cevap bulmak için uğraşma sürecinde yine dönüşümler yaşadığına şahidim.

Elbette DÜRTÜK tek başına gıda egemenliğini hayata geçirdi ya da tüketiciyi öyle bir örgütledi ki artık kimse marketten alışveriş yapmıyor gibi bir iddiam yok. Ancak önemli bir örnek ortaya koydu. Biz bir süreç örgütlüyoruz ve bu açıdan bu süreci ne derece iyi, demokratik, katılımcı, kolektif örgütleyebildiğimiz daha önemli.

Bir yandan da genel anlamda gıda politikasıyla ilgili etkinlikler düzenliyoruz gücümüz yettiğince; iklim değişikliği, alternatif ekonomiler, topluluk destekli tarım vs. gibi konularda söyleşiler yaptık, belgesel gösterimleri organize ettik, vs. Bu açıdan da DÜRTÜK’e temel olan fikriyatı, siyaseti yaygınlaştırmaya ve başka mücadelelerle bağlantılandırmaya çalışıyoruz diyebilirim.

Andığım yukarıdaki röportajda: "şu an birçok kırsal üretici enerji santrali, maden, köprü vs. gibi projelerin tehdidi altında. Bu projelere karşı yerel direnişlere kuvvet verecek en önemli şeylerden biri de, üretmeye ve geçimlerini sağlamaya devam edebileceklerini bilmeleri. Yani ürettiği ürünü belli bir fiyata satabileceğini, ürünün elinde kalmayacağını, hayatını idame ettirecek geliri getirebileceğini bilen köylü zaten böyle projelerin istihdam vaadine pabuç bırakmak zorunda kalmıyor. DÜRTÜK ile yola çıktığımızda bu şekilde ekoloji mücadelesine de aktif destek verebilmeyi istedik." demişsiniz, acaba bu hedefe yaklaşmak mümkün oldu mu?


En başta, en azından kişisel olarak ben, bu hedefe ulaşmayı 0-1 olarak görmediğimi söyleyeyim. Ki sen de hedefe yaklaşmak derken benzer bir şeyi ifade etmeye çalıştığını varsayıyorum. Bunu tamamiyle becerdik ya da hiçbir etkimiz olmadı gibi iki uçta görmemek gerektiğini düşünüyorum. Bostanlar özelinde kısmen olduğunu söyleyebilirim. Belki Yedikule ve Piyalepaşa bostanlarının bütün ürününü kaldırabilecek bir örgütlenmeye varamadık henüz; ama sayımız ve görünürlüğümüz artıyor. Şu noktada DÜRTÜK’ün bence en önemli kıymeti sadece ekonomik anlamda bir talebin ötesinde burada doğru bir ilişkilenme kurabilmiş olması. Bostanların kentin bir üretim alanı olduğu, kentin gıdasını ürettiği ve bu gıda zinciri üzerinden kentli tüketicinin de önemli bir paydaşı olduğunu somut olarak ortaya koyması. Bugün bostanlara bir yıkım tehdidi geldiğinde –ki geliyor— mobilize olan aynı zamanda örgütlenmiş gıda tüketicisi.

Ancak elbette bunu bostanlar özelinde ve sadece belli bir boyutta sağlayabildik. İstanbul içi ve çeperindeki tek gıda üreticisi bostancılar değil, kuzey köylerindeki üreticinin megaprojelere direnmesi bağlamında böyle bir alternatif ekonomi temelli örgütlenme hedefimiz olmasına rağmen; becerebildiğimiz bir şey değil.

Belki bu noktada az önce söylediğim şeyi tekrarlamakta da fayda var: DÜRTÜK zaten tek başına bu hedefe ulaşamazdı. Burada belki de gerçek hedefimizin sonucunun ne olduğundan çok bu sonuca yönelik bir örgütlenme modeli ortaya koymaktı. Bahsettiğimiz tür bir ekonomik özerklik ise gıda örgütlenmelerinin yaygınlaşmasıyla olabilir ancak.

Öte yandan şu da var: biz DÜRTÜK ile yola başladığımızda bu tür bir ekonomik örgütlenmenin direnci besleyebilmesi ve bu şekilde ekolojik yıkımın önüne geçebilmesi daha mümkündü. Şu an mesele ne kadar üreticinin topraktan bir şey kazanamayacağını düşünmesi, istihdam vaadini cazip bulması emin değilim. Üretici toprağını satmasa, ürettiğinden kazanıyor olsa bile örneğin acele kamulaştırmalarla veya bir şekilde zora dayalı yöntemlerle bu projeler dayatılıyor. Yani bu ekonomik örgütlenmenin yanısıra başka tür mücadele biçimleri düşünmek çok elzem.

Üretici ve Tüketici gıda topluluklarının Türkiye'deki tarihini nereden ve nasıl başlatırsın acaba? Bu gıda toplulukların önündeki en önemli engel olarak neleri görüyorsun?


Aslında uzun bir geçmiş var ama epey belleksiz bırakılmış durumdayız bu konuda. Kırda çiftçi kooperatiflerinin bir geçmişi var, önemli bir kısmının içi boşaltılmış veya atıl duruma düşmüş olsa da böyle bir geçmiş var. Gerçi bu geçmiş bazen oldukça olumsuz olduğundan bugüne köstek de olabiliyor; ama yakınlarda kurulan Hopa Çay Kooperatifi örneğinin gösterdiği gibi bazen de o geçmişteki kooperatif deneyimi ve ağlanması güncellenebiliyor ve yeni bir örgütlenmeye yol verebiliyor. Daha yakın geçmişte Kibele deneyimi var.

Tüketici toplulukları da keza aşırı yeni şeyler değil. Özellikle mahalle bazlı tüketici grupları İstanbul’da (diğer şehirlere çok hakim değilim) uzun süredir mevcut. Bunların bir kısmı sağlıklı ve nitelikli gıdaya erişim için, bir kısmı ise daha ziyade ekonomik kaygılarla, gıdaya daha ucuz erişebilmek için kurulmuş.

Bu açıdan aslında feyz ve ders alınacak bir geçmişimiz var, ama bu geçmişin kaydı yok. Bu kayıtlı bellek olmadığı için de aslında bu alanlarda örgütlenmenin sıkıntı ve imkanlarına dair bilgimiz parçalı. Aslında o geçmişten alınacak çok ders vardır diye düşünüyorum.

Gıda topluluklarının önündeki engellerin ne olduğu oldukça geniş bir mesele, birçok ölçekte bakılması gereken de bir konu, az önce söylediğim gibi geçmişi de oldukça uzun. Ancak belki Türkiye özelinde ve şu anki pratiklere bakarak kısmi bir cevap vermeye çalışabilirim.

DÜRTÜK olarak örneğin en bağlayıcı sıkıntılarımızdan birisi –ki başka topluluklarda da olduğunu biliyorum— insan gücü ve bu bağlamda da gönüllü emeği. Biz bu işi iki senedir herhangi bir üyelik ve aidat kurumsallığı olmadan yaptık ve halen ayakta, hatta geçen yaz temmuz ortası paydos demişken bu yaz temmuzu da rahat rahat geçirebilecek insanımız var. Ama durum her zaman böyle olmuyor tabi ve bazı haftalar oluyor ki sadece dört kişi sipariş çevirmeye çalışıyoruz. Bu durumun ilacının kurumsallaşmak, üyelik veya aidat getirmek olduğunu da düşünmüyorum aslında. Bu iş hep bir arzu, heves işi ve o arzu-hevesi bir kolektif olarak yeniden yeniden üretebilme işi. Ve bazen yeniden üretemiyoruz.

Öte yandan, siparişi döndüren dörtten fazla kişi de olsa ciddi bir emek harcanıyor: bostancılarla bağlantıya geçip haftanın sipariş listesini hazırlama, sosyal medyada listeyi ve düzenli hatırlatmaları paylaşma, bütçeyi hazırlama, iki kişinin arabayla bostanlara gidip siparişleri alması ve dağıtım mekanına getirmesi (istanbul trafiğinde saatler alan bir iş!), gelen malları dağıtım mekanında karşılama ve son olarak dağıtımda bulunma. Bu işleri kimse maddi bir karşılık için yapmıyor tabi ki ama bu demek değil ki bu emekler karşılıksız kalmalıdır. Burada da bir yandan bu emeğe maddi bir karşılık biçmenin etik-politik anlamı, bir yandan da gönüllü emeğimizi sömürüyor olmanın sürdürülemezliğiyle başbaşa kalıyoruz. Yine cevap  daha çok insanı DÜRTÜK için koşturmacaya örgütlemek, ancak dediğim gibi bu her zaman aynı şekilde randıman alabildiğimiz bir durum değil.

Bu durumu genelleştirecek olursak: gıda topluluğu kolay olduğu için yaptığımız bir şey değil. Gıdayı bu şekilde temin etmek, yani piyasanın dışında, yerleşik kanalların—süpermarketlerin dışında temin etmek, zahmete girmek demek. Aracısız demek o teminin daha uzun sürmesi, bunun için kendimizin uğraşmamız gerektiği, buna vakit harcamamız ve ne bileyim her gün yarım saat daha az uyumamız falan demek. Bunu kabul etmek, kabul etmenin ötesinde sevmek gerekiyor. Çünkü hayatı örgütlemek tam da böyle bir şey ve kolektif olarak iş yapmanın ayrı bir hazzı var. Keza her ürünü her istediğimizde bulamamak, bazılarının görüntüsünün çok estetik olmaması falan demek gıda topluluğu ve alışkanlıklarımızı değiştirmek demek. Buna hazırlıklı olmak gerek, yoksa uzun soluklu olamayan parlayıp sönen bir insan gücüyle iş kotarmaya çalışıyor oluyoruz.  Elbette bu daha çok kendi deneyimlerimden ve gözlemleyebildiğim deneyimlerden gelen bir hissiyat. Toplumsal örgütlülüğün daha güçlü olduğu ülke-bağlamlarda bu sıkıntı aynı yakıcılıkta yaşanmıyor olabilir.

Ama daha genel olarak bakıldığında gıda toplulukları yerleşik gıda rejimine bir alternatif olarak kendilerini dayatabildikleri ölçüde bir tehdit addedilerek ortadan kaldırılmaya çalışıldıklarını biliyoruz, son örneğini Yunanistan’da gördük: kemer sıkma politikalarının bir parçası olarak doğrudan üretici pazarlarına ciddi kısıtlamalar getirildi. Belki Türkiye’de henüz böylesi bir güçte değiliz ama eninde sonunda gıda topluluklarının yaptığı iş piyasa dışı ve yerleşik endüstriyel tarım dışı bir şey örgütlemek. Bu açıdan hiçbir zaman rekabet içinde oldukları yerleşik sisteme karşı daha “kayırılan” taraf olmayacakları aşikar.

Gıda kolektiflerinin doğrudan üreticiyle bağ kurmalarında kent yönetimlerinin katkısı pazar kurmak dışında neler olabilir?

Aslında pazar kurmaları ne kadar iyi emin değilim. Biraz ters gelebilir bu söylediğim ama pazarı da üretici ve tüketicinin ortak kurması, o sürecin de öz örgütlenmesi ayrı bir özneleşme ve özerkleşme sürecidir diye düşünüyorum; ama tabi bu biraz uç bir fikir sanki herşeyi yapmışız da bir pazar kalmış gibi. Bir de tabi üretici-tüketici bağlarında pazar kadar elzem bir konuyu belediye yapınca belediyeye bağımlı olmak tehlikesi var.  Bunları biraz daha farazi bir yerden söylüyorum tabi. Şöyle özetleyeyim: belediyeler pazar kursun ama bu tür pazarların bir belediye dönemiyle sınırlı kalmaması ve uzun vadede devam etmeleri açısından düşünerek kursun.

Bunun dışında belediyelerin en önemli rolü ilkin kentin; içi ve çeperindeki gıda üretim alanlarının üretim alanı olarak kalmasını ve kendilerini yeniden üretmesini sağlamak olacaktır. Kendini yeniden üretme derken de son derece geniş bir şeyden bahsediyorum, mekansal, ekonomik ve kültürel bir yeniden üretme. Bu açıdan hem örneğin tarım alanlarının imara açılmasının önüne geçme, hem bu üretim için elzem altyapıları (sulama gibi) kurma ve bakma, hem de kentin gıda üreticisi olmasından dolayı yarattığı kıymetten dolayı (ortak zenginliğin emekçisidir kentin gıda üreticisi) mesela üreticilere bir vergi indirimi düşünülebilecek şeyler. Tabi bu vergi indirimlerinin yasal olarak mümkün olması gerekir. Yani önce gıda üreticisinin onurlu bir geçim sağlayabiliyor olması gerek.

Bu tabi daha üretimle ilgili mesele. İşin DÜRTÜK’ün de içinde olduğu mübadele/dağıtım kısmına odaklanırsak yine kolaylaştırıcı birçok rolü olabilir belediyelerin. Örneğin doğrudan üretici-tüketici teması sağlayan bir yerel pazarı piyasaya karşı biraz daha korunaklı kılabilmek için zincir gıda marketlerinin gücünün belediyelerce biraz törpülenmesi düşünülebilir, örneğin kent merkezlerinde bu tür süpermarketlere yer verilmemesi gibi. Yine bu bağlamda gıda topluluklarının üyesi olacağı bir alternatif ekonomi platformu tasarlanabilir, bu konuda belediyeler lojistik destek verebilir. Bu tür bir platformun kendi yerel alternatif para birimi olabilir, yani geçerliliği sınırlı bir süre olan, sadece o platforma üye işletmelerde kullanılabilecek, faiz taşımayan bir para birimi. Dünya üzerinde birçok örneği var, işleyen bir araç. Bu para biriminin hayata geçirilmesi ve regüle edilmesinde belediyeler rol oynayabilir. Bu tür alternatif gıda pratiklerinde gönüllü çalışanlara bazı belediye hizmetlerinden düşük tarifeyle yararlanma hakkı verilebilir.

Tabi yine bu noktada Türkiye’de yerel yönetimin ne kadar alanı var ve yerellik ne kadar gerçek sorusuna tosluyoruz. Bir takım güçleri olsa da merkezi iktidar tarafından cezalandırılmadan ne derece kullanabilirler ya da hangi belediyelere kullanınca ne oluyor gibi meseleler var. Örneğin seneler önce Nusaybin belediyesi kent merkezinin kültürel miras olarak ilanından sonra zincir marketleri kent dışına taşımak istemişti, akabinde dava açıldı.

Yani mevcut durumda belediyeler çok proaktif davranamayacak olabilir, ama yapacakları şeyler var yine de. Yukarıda bahsettiklerimin yanı sıra örneğin bilgi üretimi-araştırma konusunda da destek olabilirler. Kent içi ve çeperindeki küçük gıda üreticilerinin tespiti ve bu tür doğrudan mübadele yapılarına yönlendirilmesi, ya da dünya üzerinde bu alandaki pratik ve deneyimlerin toparlanacağı bir araştırma masası da aklıma gelenler.

DÜRTÜK tarzı kolektiflerle gıda kooperatifleri arasında nasıl bir fark var?

Gıda kooperatiflerinin hukuki olarak bir formu var, kooperatif olarak (belki dernek olanlar da olabilir). Yani bu şekilde kayıtlılar, dolayısıyla bir tüzel kişilikleri var ve bunun getirdiği bir takım sorumlulukları var; daha belirgin bir üyelik sistemleri var, aidat sistemleri var ve genellikle salt o kooperatifin kullanımına ait kalıcı bir mekanları oluyor. Kadıköy kooperatifinin ve Boğaziçi Kooperatifinin olduğu gibi.

Ama bunun dışında bir kolektifle bir kooperatif arasında işleyiş, karar verme, iş bölümü vs. gibi konularda illa büyük farklar olması gerekmiyor. Bir kolektifle kooperatif aynı şekilde demokratik katılımcı karar alır, iş bölümünde benzer ilkeleri gözetir, vs. Genellikle formel olarak görünür olmayı ve bunun getirdiği bürokrasiyi istemeyen, bunu belli nedenlerle doğrudan reddeden veya bu tür bir tüzel kişilik ve formdan herhangi bir şekilde yararlanacağını düşünmeyen topluluklar kolektif olarak devam etmeyi tercih ediyor. Ama örneğin bir mekan kiralanacağında veya gıda ürünleri uzaktan bir yerden geliyorsa nakliye işlerinde vs. bir tüzel kişilik işleri kolaylaştırabilir. Öte yandan kooperatif adıyla eylemek sembolik de olsa politik bir anlam içeriyor, bu da tercih nedeni olabiliyor.

Kooperatif formu ister istemez bir şekil şemal veriyor işleyişe. Daha düzenli ve sistematik olmayı gerektiriyor. BÜKOOP gibi bir üniversite temelinde veya Kadıköy Kooperatifi gibi bir mahalle temelinde örgütlenmiş topluluklarda bu form daha kolay benimsenebilecek bir form gibi geliyor. Belli bir coğrafyası/yereli, bu anlamda gıda topluluğunda olmak dışında aidiyetleri de olan, birbirine başka ilişkilerle de bağlı olan bir topluluk olunca kooperatif olmanın gerektirdiği o daha düzenli işleyişin işleri de daha kolay yürüyor olabilir. Bunu tamamen tahmin olarak söylüyorum, belki hiç de öyle değildir.

Ama mesela DÜRTÜK gibi sadece dağıtım mekanı sabit ve koşturmaca ekibi belli bir devir daim içinde bir gruba bir kooperatif formu dar gelebilir. Ama örneğin bir gün DÜRTÜK manavı açılır ve oranın haftanın 4 günü açık kalmasına karar verilir, o zaman daha belirgin bir yapıya ihtiyaç oluşabilir.

Gıda toplulukları uzun yollar kat ederek üretilen gıda zincirine karşı yerel gıdanın ölçeğini nasıl tanımlıyor?

Bu konuda elbette farklı pozisyonlar var. Hepsi için geçerli bir cevap yok. Öncelikle her gıda topluluğu yerel gıdaya vurgu yapmıyor, hem Türkiye’de hem dünya üzerinde. Bazıları yereli daha ziyade yerli olarak anlıyor ve pratik ediyor, yani örneğin o ülke içinde üretilen gıdalara tamam diyor.

DÜRTÜK’ün de içinde olduğu diğer bir kısım ise, yerelliği daha alt ölçeklerde, kasaba/kent/il çapında pratik ediyor.  DÜRTÜK daha önce de söylediğim gibi en başından beri İstanbul içi ve çeperindeki üreticilere odaklanmıştı. Çanakkale’deki ÇAYEK, Çanakkale ili içerisindeki üreticilerle çalışıyor bildiğim kadarıyla.

Bizim DÜRTÜK’te yerelliği önemsememiz nedeni gıdanın uzun yollar kat ederek taşınmasının ekolojik maliyetlerine olduğu kadar kentlerin gıda konusunda nasıl bir kara delik olduğuna ve kentin kendi gıdasını üretebilmesinin nasıl bir şey olabileceğine de dikkat çekmek istememizdi; öte yandan kentin gıda üretim alanlarıyla somut bir ilişki ve dayanışma da örgütlemek ve bunun üzerinden başka bir kentlilik pratiğinin en azından ipuçlarını ortaya koyabilmekti.

İklim değişikliği konusunda gıda tüketicilerinin nasıl sorumlulukları olabilir ve neler yapabilirler?

Öncelikle gıdayla ilgili yapabileceklerinin sadece tüketici olmakla sınırlı olmadığından başlayabilirler. Sorumluluklar ve yapabilirlikler jargonu neoliberal tarafın çok diline doladığı laflar olduğundan bana fazla bireysellik tınlıyor—ama bu benim gıcıklığımdır büyük ihtimalle. Şunu demek istiyorum: iklim değişikliği ve gıda bağlamında sorunun tüketicilerin sadece tüketici olmak pozisyonuyla ve bireysel olarak; yani yapabilecekleri piyasa aktörü olma kimliğiyle sınırlı olarak, hangi gıdaları tüketmeye dair verecekleri tekil kararları değiştirmeleriyle çözülebileceğine inanmıyorum. Bu daha ziyade yapabilecekleri ve sorumlulukları ne olmayabilir’e dair bir cevap oldu sanırım.

Elbette tüketicinin neyi talep edip neyi talep etmediğinden doğru gelen bir gücü var. Örneğin sera gazı salımlarını artıracak şekilde üretilmiş ürünleri tüketmemeyi seçebilirler veya uzak mesafeler ötesinden taşınan gıda ürünlerini tüketmemeyi seçebiliriz. Yeterince çok sayıda bilinçli tüketici bu seçimlerini yaptığında ve bu sayede bu ürünlere genel talep ve dolayısıyla bu ürünlerin fiyatları yeterince düştüğünde üreticilerin de bu ürünlerden veya üretim biçimlerinden vazgeçmeleri beklenir. Ama tabii işler her zaman böyle olmuyor. Hatta çoğu zaman olmuyor.

Daha genel olarak iklim değişikliği sistemik bir mesele olduğu için sistemik cevaplar gerektiriyor, yani içinde yaşadığımız ekonomik düzenle ilgili bir şeyler yapmadan sadece bu düzen içinde farklı tercihler ve seçimler yaparak çözebileceğimiz bir durum değil. Gıdanın ne için, kimin için, kim tarafından ve hangi şekilde üretildiğine dair de bir söz ve pratiğimizin olması gerek (mesela La Via Campesina birkaç sene önce küçük çiftçi tarımı gezegeni serinletir adıyla bir açıklama yayınlamıştı). O yüzden yerel gıda toplulukları ve topluluk destekli tarım gibi endüstriyel büyük ölçekli gıda üretiminin dışında örgütlenmeler önemli, çünkü mevcut gıda rejimini dönüştürmenin bir yolunu sunuyorlar. Yani gıda tüketicisinin sorumluluğu “bilinçli” tüketim alışkanlığıyla bitmiyor. Gıda tüketicisi olan hepimizin gıdayı da örgütlemesi gerekiyor.