BÜLTENİMİZE
ÜYE OLUN!

TERMİK SANTRALLER AĞI
 

AKTİVİSTİN ZULASI
 



BROŞÜRLERİMİZİ
İNDİRİN, BASIN
ÇOĞALTIN, DAĞITIN!



Küresel İklim Değişikliği Yükümlülükleri Hakkında Oslo İlkeleri ve İklim Adaleti Mücadelesinde Uluslararası ve Yabancı Mahkeme Kararları
Küresel İklim Değişikliği Yükümlülükleri Hakkında Oslo İlkeleri, iklim değişikliği konusunda uzman hukukçularca oluşturulmuş bir metindir.  Bu metin, devletlerin sorumluluk almalarının, çevre sorunlarının çözümü için tek yol olduğunu vurgulamaktadır.  Uluslararası anlaşmaların ve çevre zirvelerinin, çevre hukukunun ortak dilini ilkeler yoluyla kullanmasını ve devletlerin ortak hareket etmelerini kolaylaştırmayı amaçlamaktadır.   Bu ilkeler, devletleri iklim değişikliği sorununun çözümü konusunda uzlaşı göstermeleri ve ortaklıklar kurmaları konusunda teşvik edecek bir moral niteliğe de sahiptir. 

İndirmek için tıklayın.

Kitapta yer verdiğimiz mahkeme kararları ise, çevre hukukunun temel ilkelerine dair farklı ülke mahkemelerinin yaklaşımını ve  çevre sorunlarının temel özelliklerinin farklı ülkelerin hukuk normları tarafından nasıl yorumlandığına dair güncel durumu ortaya koymak ve örneklendirmek için seçilmiştir. 

ULUSLARARASI YARGI KARARLARI BİZİM İÇİN NEDEN ÖNEMLİ?

İkinci dünya savaşı ile çevre sorunları küresel bir sorun olarak üzerine eğilinmesinin zorunlu olduğu devletlerce kabul görerek, küresel zirveler, toplantılar ve anlaşmalarla uluslararası hukukun konusu halini almıştır. Bu gelişmeyle uluslararası hukukun kavramları ve devletlerin egemenlik hakkı şemsiyesi altında yeniden ele alınmaya başlanan çevre sorunları bir yandan mevcut hukuk kuralları içinde kendine yer ararken bir yandan da özgün ilke ve kuraları ile yeni bir alan olarak çevre hukuku adıyla doğmuştur. Çevre sorunlarının çok yönlülüğü, etkilerinin uzun süreli olması, sonuçlarının tamamen ortadan kaldırılamaması, değişen ve gelişen teknolojinin başta biyoçeşitlik olmak üzere ekosistemler ve insan yaşamını içerecek biçimde tüm yaşam alanları üzerinde olumsuz etkiler göstermesi gibi özellikleri, söz konusu yeni hukuk alanının ilkelerinin de mevcut hukuk anlayışını değiştirmeye zorlamıştır.

Çevre hukukunun görece «genç» yönü, özellikle uluslararası çevre hukuku açısından devletleri bağlayıcı ilkelerin egemenliğinde güncel, insan merkezinden çevre merkezine kayan yeni bir hukuk anlayışının oluşmasını zorunlu kılmıştır. Bu zorunluluk, zaman içinde doğan ve gelişen çevre hukuku ilkelerinin mevcut hukuk kurallarının yorumlanmasında temel alınması yoluyla kendini gösterdiği gibi, başta yaşam hakkı olmak üzere temel hakların genişletilerek ve çevre sorunlarının çeşitliliği ölçüsünde yeniden anlamlandırılmasıyla mümkün olabilmektedir.

Çevre hukuku ilke ve kurallarının uluslararası hukuk için olduğu kadar ulusal hukuklar açısından da kesin, sınırları ve çerçevesi çizilmiş normları ve tanımları yoktur. Bu nedenle özellikle ilkesel birliktelikler, devletlerin birarada ortak sorunlara eğilmesini ve sorunların çözülmesinde eşgüdümlü hareket etmelerini sağlayacak anahtarlar olarak görülmelidir. Diğer yandan, mahkeme kararları ile anlam kazanan ve kapsamları zaman içinde yine bu kararlar yoluyla genişleyen yahut esneyen ilkeler, uluslar açısında da yol göstericilik niteliğini mahkeme kararlarının bağlayıcılık gücünden almaktadır.

Küresel İklim Değişikliği Yükümlülükleri Hakkında Oslo İlkeleri ve mahkeme kararları çevirilerinin önemi de bu noktada ortaya çıkmaktadır. Oslo ilkeleri, iklim değişikliği konusunda uzman hukukçularca oluşturulmuş bir metin olarak, çağımızın en ciddi sorunu olan iklim değişikliğinin küresel boyutunu ortaya koymuştur. Diğer yandan, devletlerin sorumluluk almalarının, bu sorunun çözümü için tek yol olduğunu vurgularken uluslararası anlaşmalar ve çevre zirveleri sonunda oluşturulan metinlerinin bağlayıcılık sorununu aşmayı değil ama ilkeler yoluyla devletlerin farklı hukuki metinlerle ortak amaca ulaştıracak birlikteliği sağlaması amaçlamaktadır. Son olarak, Küresel İklim Değişikliği Yükümlülükleri Hakkında Oslo İlkeleri, devletleri, iklim değişikliği sorununun çözümü konusunda uzlaşı göstermeleri ve ortaklıklar kurmaları konusunda teşvik edecek bir moral niteliğe de sahiptir.

Kitapta yer verdiğimiz mahkeme kararları ise, öncelikli olarak çevre hukukunun temel ilkelerine dair mahkemelerin yaklaşımını ve diğer yandan çevre sorunlarının temel özelliklerinin mevcut hukuk normları tarafından nasıl yorumlandığına dair güncel yaklaşımı ortaya koymaya yönelik seçilmiştir. Bu anlamda, verilen kararların tamamının bir “örnek” kabul edilmesi gerektiği, tek, kesinleşmiş ve nihayetlendirilmiş bir yorum-sonuç olarak görülmeyerek, başta Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi olmak üzere mahkemelerce kimi çevre hukuku ilkelerinin geniş ele alınmaya, çevre ve insan haklarını korumaya yönelik geliştirilmeye her zaman açık olduğunu da hatırlamak gerekir. Özellikle çevre sorunlarının çok yönlülüğü ve yatırımlara başlanmadan önce işletilen idari izin sürecinde gözönüne alınması gereken kümülatif etki değerledirmeye ilişkin Hindistan Kararını okuyucuyla buluştırmak adına tamamına yer vermemiz de, ülkemiz açısından farklı bir bakış açısı ve tartışma başlığı yaratmayı amaçlamaktadır. Bu açıklamalar ışığında, kitapta ele alınan kararların sırasıyla konularına, özetlerine ve önemlerine de değinmek de yarar var

Urgenda Derneği ve Diğerleri/Hollanda Davası, Hollanda’da çevre ve iklim değişikliği alanında çalışan Urgenda derneği ile beraber 886 vatandaşın tehlikeli iklim değişikliğine sebep olmaktaki rolünden dolayı Hollanda devletinin sorumlu tutulması talebiyle, Hollanda mahkemelerinde açtıkları davanın sonucu olarak Avrupa İnsan Hakları Mahkemesince görülmüştür. Bu davada, Hollanda’nın 2020’ye kadar olan seragazı salımı azaltım hedefini, Cancun Sözleşmelerinin Ek-I’deki ülkeler bakımından belirlediği ve tehlikeli iklim değişikliğinin engellenebilmesi için gerekli olduğu kabul edilen %25-40 azaltım hedefinden daha düşük belirlemesinin, ulusal ve uluslararası hukuka aykırı olup olmadığı konusu tartışılarak karara bağlanmıştır. Bu karar, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin iklim değişikliği konusundaki uluslararası yükümlülüklerine ve hedeflediği sera gazı indirim değerleri karşısındaki hukuki durumuna dair bir değerlendirmelere vesile olması açısından, siz değerli okuyucularla paylaştığımız ilk karar olmuştur.

André Brun/Fransa Davası ise, biyoçeşitlilik ve gıda egemenliği karşısında üreticilerin ve tüketicilerin büyük çoğunluğu tarafında ciddi bir tehlike olarak görülen, fakat Fransa devleti tarafından verilen izin süreci sonunda ekimi yapabilen genetiği değiştirilmiş ürün üreticilerinden biri olarak Biogemma isimli şirketin 2001’de, Brun isimli Fransz vatandaşının da aralarında bulunduğu 200 kişi tarafından transjenik mısır mahsullerinin tahribi üzerine ceza mahkemesince haklarında başkasının malını tahrip suçundan ceza almalarına yaptıkları itirazla ilgilidir. Karar, Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Komitesinin yaşam hakkı ve katılım hakkı başta olmak üzere, yapılan itirazın kabul edilebilirliği noktasına odaklanmıştır. Bu karar, İnsan Hakları Komisyonu›nun uzmanlık alanını göstermesi ve diğer yandan da çevresel konulara katılım hakkının daha geniş yorumlanmasını sağlamak üzere ülke mevzuatlarında katılım araçlarının arttırılmasının, etkin ve kolaylaştırılmış araçların çoğaltılmasının önemini göstermesi açısından önemlidir.

Fadeyeva/Rusya Davası, SSCB’nin en büyük çelik üretim tesisi yakınlarında evi bulunan Fadeyeva’nın bölgeden uzakta bir konuta yerleştirme isteğine karşın uzun süre bekleme listesinde tutulmasına, kendisinin ve fabrika çevresinde yaşayan diğer insanların sağlığını tehlikeye atan tesislerden uzaklaşma isteklerine devletin aktif bir destek sağlamaması nedeniyle açtığı dava ile ilgilidir. Avrupa insan Hakları Mahkemesi kararında Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi›nin 8. maddesini gözönüne almak suretiyle başvurucu hakkında konut ve özel hayatına müdahale hususunu tartışmıştır. Bu karar, gün geçtikçe sayıları artan, benzer koşullarda yaşayanlarla ve ilgililerce gerekli önlemleri alınmaksızın çeşitli fabrika ve tesis yakınlarında kalmak zorunda kalanlarla ilgili olarak, devletlere AİHS’den kaynaklanan ödevlerini hatırlatması açısından önemlidir.

Gray/Planlama Bakanlığı Davası, Avustralya’da bulunan bir şirket tarafından yapılması planlanan bir kömür madeni projesinin hayata geçmesinin çevresel etki değerlenedirme sonucuna bağlanması; sera gazı emisyonlarının yarattığı etkinin mahkemeler tarafından dikkate alınabilmesi şartlarını konu edinmesi; çevre kirliliğinin mahkemeler tarafından ele alınmasında en ciddi sorunlardan biri olarak nedensellik bağının belirlenmesi hususunu ele alması; sera gazı emisyonlarının kümülatif etkisini vurgulaması açısından önemli bir davadır. Avusturya mahkemelerinin kirlilik ile zarar arasındaki nedensellik bağının kurulmasında aranan kriterleri geniş yorumlaması da dikkate değer bir diğer noktadır.

Cockerill/Walloon Eyaleti Davası ise, Belçika Anayasa Mahkemesi’nin Kyoto Protokolü’nün AB ve ulusal hukuklarına yansıması üzerine bir karar olması ve ulusal mahkemenin Avrupa Adaler Divanı’ndan igörüş istemesi yönlerinden ilginçtir. Kararda Avrupa Birliği emisyon değişim programının çelik sektörüne uygulanıp kimyasal ve demir dışı metal sektörüne uygulanmaması, meşru olmayan bir muamele farkı teşkil edip etmediği sorunu üzerinde durulmuş ve Walloon hükümetinin faaliyetlerini durdurmu bir şirketin, kendisine tanınan emisyon istihkakını iptal edip edemeyeceğini karara bağlaması açısından önemlidir.

Almanya Çevre ve Doğa Koruma Derneği/Baden-Württemberg Eyaleti Davası’nda son yıllarda Türkiyede de sıkça adından söz edilen ve Türkiye’nin de taraf olarak uygulamaya geçmesi kimi sivil toplum kuruluşlarınca da belnen çevresel kararlara erişim ve bu kararlara katılım sürecini konu edilen Aarhus Sözleşmesi’nin Alman mahkemelerince yorumlanması ile ilgidilir. Bu karar, Almanya Çevre ve Doğa Koruma Derneği’nin idarenin verdiği bir izne karşı açtığı dava nezdinde Avrupa Adalet Divanı’nın Aarhus Sözleşmesini yorumladığı çeşitli kararlarına atıfta bulunarak STK’nın dava açma ehliyeti başta olmak üzere çevresel kararlara katılım konusuna yaklaşımı ele alınmıştır.

Greenpeace Avustralya/Redbank Power Company Kararı, Greenpeace’in Avusturyada faaliyet gösteren Redbank Power şirketine karşı atmosfere yaydığı emisyonlar nedeniyle Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi yükümlülüklerine aykırılık iddiası ile açtığı dava ile ilgilidir. Karar, iklim değişikliği konusu ile ilgili olarak bilimsel belirsizliğin ele alınması ve ihtiyatlılık ilkesini gündemleştirmesi açısıdan önemlidir. Avustralya Çevre Mahkemesi’nin kararı, sonucu itibariyle olması bile, ihtiyatlılık ilkesini tartışmaya açması ve devletin tüm kademelerinde dikkate alınmasını öngörmesi yönelerinden dikkate değerdir.

Client Earth/Çevre, Gıda ve Bayındırlık Bakanlığı Davası, Türkiye’nin çoğu ilinde de ciddi bir sorun haline gelen hava kalitesinin bozulması sorununun İngilterede mahkemeye taşınması ile ilgilidir. Kararda, İngiltere’de çevre ile ilgili bir sivil toplum kuruluşu olan Client Earth’ün İngiltereyi Avrupa Komisyonu Hava Kalitesi Yönergesi uyarınca havadaki nitrojen dioksit seviyesini düşürme yükümlülüklerine uymaya zorlama çabasının bir sonucudur. Buna göre karar, İngiltereyi Yönergede belirtilen seviyelerde hava kalitesini düzenleme ve bu konuda acil harekete geçirme, yönünden başarılı görülmelidir.Diğer yandan, mahkeme süreçlerinin uzun sürmesi nedeniyle kararın sonuçlarını hayata geçirme noktasında beklenen sonucun makul sürelerde alınamaması, çevre ile ilgili konularda yargılamaya ilişkin önemli zorlukları da bir kez daha gündeme getiriyor. Bu zorlukların en başta geleni, yargılama süreçlerinde geçirilen sürenin, ekolojik denge ve insanlık açısından ciddi zararlara neden olabilecek bir kayıba dönüşebileceğidir. Bu nedenle ülkelere sözleşmelerden ya da ulusal düzenlemelerden kaynaklanan yükümlülüklerini, yargı kararı ile hatırlatmak ve zorlamak zorunda kalmadan, sorumluluk almalarını sağlayacak katılım araçlarının hayata geçirilmesi gereklidir.

Türkiye’nin çevresel konularda en ciddi denetim ve koruma sürecini düzenleyerek çevrenin kirletici faaliyetler karşısında tek kalkanı haline gelen çevresel etki değerlendirme süreci, katılım araçları ile de kimi faaliyetleri, henüz kirletici etkileri görülmeden, ortadan kaldıran, çok yönlü bir değelendirme ve izin yönetimidir. Bu nedenle de, gerek ÇED yönetmeliğinde yapılan sayısız değişilkik gerek ÇED yönetmeliği değişikliklerine karşı açılan davalarda alınan mahkeme kararlarını etkisiz hale getiren kanun değişiklikleri, bu sürecin önemini ortadan kaldırmamaktadır. Çevre sorunlarının çok yönlülüğü, disiplinlerarası incelemeyi zorunlu kılması gibi kimi özellikleri bu süreç ile belirginleşmektedir. İşte, Hindistan mahkemesinin çevresel izinlerin kümülatif etki değerlendirme sonucunda verilmesi ile ilgili kararı da bu yönden bizler açısından önemli bulunarak tam çeviri olarak kitaba eklenmiştir. Bu kararının İngilizce orijinalinden Türkçe’ye çevirisinin ilk taslağı Soner Torlak tarafından hazırlanmış, daha sonra bu çeviri yeniden geliştirilmiştir.

Kitaptaki karar analizleri, Oxford yayınlarının “Yerel Mahkemelerde Uluslararası Hukuk” (“International Law in Domestic Courts”) veri tabanında yer alan karar özetlerinden faydalanılarak hazırlanmıştır. Bu veri tabanına şu adresten erişilebilir:

http://opil.ouplaw.com/page/ILDC/oxford-reports-on-international-law-in-domestic-courts Diğer yandan kararların tamamına ulaşmak isteyen ilgililer için karar künyeleri başlıkların dipnotlarında belirtilmiştir. İyi Okumalar.

Ilgın Özkaya Özlüer
Ankara, Aralık 2016